![]() |

|
|
|||
|
|
Tarihte TÜRK Devletleri Başkentleri |
Yanıt Yaz
Yazdır - Tarihte TÜRK Devletleri Başkentleri
|
Sayfa 12> |
| Yazar | |
Gönderilenler: 900 Puan : 675 Uyarı:1/10 Bölüm: ... Memleket: TÜRKİYE Kan Grubu: ... Takım: ... |
Alıntı Cevapla
Konu: Tarihte TÜRK Devletleri BaşkentleriGönderim Zamanı: 26/Ağustos/2008 Saat 01:12 |
|
Tarihte TÜRK Devletlerine Başkentlik Yapmış Şehirler 1 (Abakan-Hakas Cumhuriyeti) ![]() Hakas Türklerinin yaşadığı Hakaseli, Kuzey-Batı ve Batı’da Kemerova Bölgesi, Kuzey-Doğu ve Doğu’da Krasnoyarsk Eyaleti, Güney-Batı’da Altay Cumhuriyeti ve Güney-Doğu’da Tıva Cumhuriyeti ile komşudur. 3 Temmuz 1991 tarihinde Hakaseli, Rusya Federasyonu’na bağlı özerk bir bölge olarak Hakas Cumhuriyeti statüsüne kavuşmuştur. 25 Mayıs 1995 tarihinde ise ilk defa Hakas Cumhuriyeti Anayasası kabul edilmiştir. Dünyadaki tüm Türklerin tarihi beşiği sayılan Altay ve Sayan dağların arasındaki vadide, Sibirya’yı güneyden kuzeye kadar geçen Yenisey nehrinin sol havzasında yaşayan Hakas Türklerinin yurdu olan Hakas Cumhuriyetinin yüzölçümü altmış bir bin dokuz yüz kilometrekaredir. Toplam nüfusu ise beş yüz seksen beş bin kişidir. Hakas Cumhuriyetinin yerlisi olan Hakas Türklerinin yüzde 70’i kırsal kesimlerde yaşamaktadır. Yirminci yüzyılın başında, yani 1910’da Hakasların toplam nüfusun içerisindeki oranı yüzde 98 iken, Hakaseli’nde 1990’larda Hakas Türklerinin toplam nüfusun içindeki oranı yüzde 11’e yani altmış beş bine kadar düşmüştür. Dünyadaki toplam nüfusları seksen beş bin olan Hakas Türklerinin, kendi yurdu olan Hakas Cumhuriyeti’nde en yoğun olarak yaşadığı bölge ise Askız ve Taştıp bölgeleridir. Ruslar tarafından bölgeye verilen önemin ve işgal edilişinin nedeni; Hakaseli’nin doğal zenginlikleridir. Yeraltı ve yer üstü doğal kaynaklar açısından çok zengin bir bölge olan Hakaseli’nde zengin altın, kömür, demir cevheri, molibdeniyim, volfram, kobalt, bakır, mermer ve diğer birçok maden yatakları mevcuttur. Hakaseli’nin esas zenginliği bu toprakların asıl yerlisi olan Hakas Türklerinin özgün kültürü ve zengin tarihine ait maddi ve manevi mirasıdır. Tarihi çok zengin olan Hakaseli topraklarında eski Türk döneminde Kırgız devleti mevcuttu. Hakas ve Güney Sibirya’daki diğer Türk soylu halkların ataları olan Kırgızlar, Orta Asya’da en kadim Türk halklarındandır. Hakaseli’nin her tarafında balbal, kurgan, yazıt, kaya resimleri ve tapınaklar gibi yerlere rastlamak mümkündür. Tarihsel anıtların çokluğu ve yoğunluğu sayesinde ise Hakaseli bilim dünyasında Sibirya’daki en önemli yerdir. Nitekim Hakaseli’nde bilinen tarihsel arkeolojik anıtların sayısı otuz binden fazladır. Çin tarihsel yıllıklarına göre bölgeye milattan önce 201 yılında gelen Hunlar ile birlikte giren Kırgızlar, buradaki İskit kökenli dinlinler ile karışmış ve daha sonra Gyangun-Go veya diğer adıyla Kırgız Devletini kurmuşlardır. Hakas adı da Kırgız kelimesinin Çince okunuşu olan Hyagaz’dan alınmıştır. 1918 tarihinden itibaren tüm resmi belgelerde halkın ismi olarak, bu ad kullanılmaya başlanmıştır. Daha önce ise Abakan Türkleri, Minusinsk Tatarları, Yenisey Kırgızları olarak bilinen Hakas Türklerinin gerçek adı Kırgız’dır. Medeniyetin en belirgin göstergelerinden biri olarak kabul edilen eski Türk yazı sistemine sahip olan Kırgız Türkleri, bölgede kendi dönemlerinde dokuz ila on üçüncü yüzyıllar arası en güçlü siyasi oluşumlardan biri olduğundan; tarihçiler arasında bu dönem “Kırgız Üstünlüğü Dönemi” olarak nitelenmektedir. Güney Sibirya’da milattan önce birinci binyılın sonunda kurulan Yenisey Kırgızlarının devletine ilişkin bilgilere; eski Türk bilginlerinden 1141 ila 1203 yılları arasında yaşayan Nizami Gencevi’nın yazdığı meşhur “İskender Name” adlı eserinde rastlanılmaktadır. 17. yüzyılın başlarında bölgeye gelen işgalci güçlere karşı öz yurdunu ve bağımsızlığını savunan Kırgız Türkleri; silah bakımından ve sayıca Ruslardan bir hayli eksik olmalarına rağmen, vatanlarını Ruslara karşı yaklaşık olarak 150 yıl boyunca yiğitçe savunmuşlardır. Ancak, sonuçta bu savaşın ve daha sonraki tarihsel sürecin içerisinde yıpranan Kırgız yani Hakas Türkleri, mağlup olarak yurtları işgal edilmiştir. Bundan sonra da tarihsel öneme haiz sayısız kurganlar dışarıdan gelen Rus soyguncular tarafından talan edilmiştir. Günümüzde ise Hakaseli, Rusya Federasyonuna bağlı, yönetim biçimi cumhuriyet olan federe bir devlettir. Kendi anayasa ve devlet armasına sahip olan Hakaseli, Rusya Federasyonu ile yapmış olduğu anlaşma gereğince kendi yetki alanına verilmiş konularda federal mevzuatı ihlal etmemek koşuluyla, bağımsız olarak hareket edebilmektedir. Hakas Cumhuriyeti’nin başkenti Abakan’dır. Hakas Türkçesinde Ağban, Abağan, Abığan olarak söylenen Abakan sözcüğü; “Ayı kanı” anlamına gelmektedir. Tanınmış Rus bilim adamı Titov’a göre; eskiden Alairt yani Ala Ört adını taşıyan Abakan nehrinin adı, kıyısında yaşayan Aba Han diğer bir deyişle Ayı Kanı adlı bir bahadırın atıyla birlikte bu nehrin sularında boğulmasının anısına halk tarafından verilmiştir. Abakan kenti, Yenisey ve Abakan nehirlerinin kesiştiği bir yerde kurulmuştur. Bu alanda genişliği yarım kilometre olan Abakan, genişliği bir kilometre olan Yenisey nehriyle birleşmektedir. Asya kıtasının coğrafi olarak tam göbeğinde Hakas- Minsu yani Bengü Su havzası vardır. Bu havzanın en büyük yerleşim yeri de Abakan şehridir. İlk insan yerleşmesinin üç yüz bin yıl önce vuku bulduğu bilim adamlarınca tespit edilen bu topraklarda, şehir uygarlığının ilk ortaya çıkışı konusunda yürütülen bilimsel çalışmanın neticesinde; Güney Sibirya’da kentsel yerleşim tarihinin çok eski dönemlere dayandığı gün ışığına çıkarılmıştır. Rusya Federasyonu’nun başkenti Moskova’dan dört bin elli dört kilometre uzaklıkta olan Abakan’ın toplam yüzölçümü 113 kilometrekaredir. Günümüzde Hakas Cumhuriyeti’nin başkenti olan Abakan, oldukça gelişmiş sosyo kültürel ve eğitsel bir altyapıya sahip halkın yaşadığı yerdir. Abakan’da başta Hakas Türklerinin tanınmış Türkoloğu Profesör Nikolai Katanov’un adını taşıyan Hakas Devlet Üniversitesi ve Hakas Devlet Teknik Üniversitesi olmak üzere çok sayıda yüksek öğrenim kuruluşu vardır. Müzeleriyle, kütüphaneleriyle, tiyatrolarıyla ve parklarıyla meşhur olan Abakan kentinde Şamanlık, Hıristiyanlık ve İslamiyet inancına sahip halklar yaşamaktadır. Kentin birkaç yerinde kent mimarisini süsleyen Hakas Türklerinin geleneksel inancı olan Kamlık inancını yansıtan dikilitaş kompleksleri vardır. Yeşilliğin içinde kaybolan bir kent olan Abakan, kültür, bilim ve teknoloji merkezi olarak ta dikkatleri çekmektedir. KAYNAKÇA
Teşekkür Edenler:gulbyaz, esra33, |
|
|
|
![]() |
|
Gönderilenler: 900 Puan : 675 Uyarı:1/10 Bölüm: ... Memleket: TÜRKİYE Kan Grubu: ... Takım: ... |
Alıntı Cevapla
Gönderim Zamanı: 26/Ağustos/2008 Saat 01:13 |
|
Tarihte TÜRK Devletlerine Başkentlik Yapmış Şehirler 2 (Balıkesir - Karasioğulları)
![]() 1304 yılında Balıkesir başkent olmak üzere kurulan Karasioğulları Devleti’nin kurucuları olan Karasioğulları’nın kökeni Orta Anadolu’da devlet kurmuş olan Danişmendlilere kadar uzanır. Danişmendli ailesinden olan ve uç beyi olarak görevlendirilen Kalem Bey ve oğlu Karasi Bey, Bizans kentlerini fethe çıkan Türk beyleridir. Germiyanoğulları ile birlikte çok çeşitli fetihlerde bulunan Karasioğulları Balıkesir’i merkez alarak topraklarını Edremit ve Bergama’ya kadar genişleten bir devlet kurmuşlardır. Karasi Bey, Moğolların önünden Anadolu’ya çekilen Türk boylarını kendi bölgesinde yerleştirmiştir. Böylelikle bu bölgelerin kolayca Türkleşmesini de sağlamıştır. Karasioğulları denizcilikte ileri gitmiş bir devletti. 1328 yılında Karasi Bey’in ölümünden sonra Balıkesir ve Bergama kolları olmak üzere ikiye ayrılan Karasioğulları Devleti, Osmanlı Devleti’nin Padişahlarından Orhan Bey tarafından alınmıştır. Orhan Bey Balıkesir, Bergama ile Edremit’e hakim olduktan sonra, buralarını oğlu Süleyman Paşa’ya vermiştir.Orhan Bey, daha sonra Karasioğullarının diğer topraklarını da alarak 1360 yılında Karasioğulları Devleti’ne son vermiştir. Karasioğullarının donanması Osmanlıların eline geçmiş ve Osmanlıların ilk deniz gücünün böylece temeli atılmıştır. Ayrıca, Karasioğullarının büyük komutanları Hacı İlbey, Ece Halil Bey, Evrenos Bey ve Gazi Fazıl, Osmanlı Devleti’nin hizmetine girerek büyük kahramanlıklar göstermişlerdir. Karasioğulları Devleti’ne başkentlik yapmış Balıkesir kenti çevresinde yapılan araştırmalarda ele geçen bulgulara göre; Milattan Önce 8000 ila 3000 yılları arasında bölgede insanların yerleşik düzen kurduğu ortaya çıkmaktadır. Balıkesir’de Milattan Önce 3000 ila 1200 yılları arasında farklı diller konuşan Pelasg ve Leleg kolonileri kurulmuştur. Bu bölgede ayrıca efsanevi Truva Savaşları yapılmıştır. Milattan Önce 790 yılında Miletoslu göçmenler bu bölgeye yerleşmişlerdir.Bölge Milattan Önce 600’lerden itibaren Pers İmparatorluğunun etkisi altına girmiştir. Milattan Önce 334 yılında Makedonya’lı Büyük İskender Çanakkale Boğazından Anadolu’ya geçmiş ve Biga yakınlarında Pers ordusunu yenmiş ve bölgeye hakim olmuştur. Bu bölgeye daha sonra, Selevkos’lar hakim olmuştur. Balıkesir bölgesi,Milattan Önce 238 ila 263 yılları arası Bergama yönetimini altına girmiştir.Milattan Önce 133 yılında bölge Roma hakimiyetine geçmiştir.Roma İmparatorluğunun ikiye bölünmesinden sonra ise, Milattan Sonra 395 yılında buraları merkezi Bizans olan Doğu Roma yönetiminde kalmıştır. Nihayet, 1071 yılında Malazgirt zaferiyle Anadolu kapıları Türklere bir daha kapanmamak üzere açılmış ve bölgede Türk ağırlığı hissedilmeye başlanmıştır. Balıkesir, Selçuklu Devleti ile Osmanlı Devleti’nin kültürel mirasına sahip bir kenttir. Ayrıca diğer uygarlıkların tarihi kalıntıları ile de Türkiye’nin zengin bir bölgesidir. Burası MYSIA adıyla da bilinir.Balıkesir’in merkez ve çevresinde; tarihi kalıntılar, konaklar, camiler, kiliseler ve eski dönemlere ait kent merkezleri vardır. 1388 yılında yapılan Yıldırım Camisi ve Külliyesi, 1461 yılında yapılan Zağanos Paşa Camisi ve Külliyesi, 1786 yılında yaptırılan Yeşilli Camisi, 1465 yılında yaptırılan İbrahim Bey Camisi, Sultan Birinci Murat devrinde yaptırılan Hüdavendigar Camisi. Karesi Bey Türbesi, 1471 yılında yaptırılan Paşa Sultan Türbesi, 1413 yılında yaptırılan Kız Dede Türbesi, 1862 yılında yaptırılan Ali Şuuri Medresesi, 1401 yılında yaptırılan Taşpınar Hamamı, 1827 yılında yaptırılan Saat Kulesi kentin tarihi ve kültürel miraslarından sadece bir kaçıdır. Ayrıca, mesire yerleri, göç esnasında 239 kuş türünden 2 ila 3 milyon kuşun uğradığı Kuş Cenneti Milli Parkı, Gönen Mozaik Müzesi ve çok sayıda kaplıcaları kentin görülmeye, yaşanmaya değer doğal ve kültürel güzellikleridir. Balıkesir’i fetheden Selçuk Türklerinin kentin ortasından geçen hisara izafeten “Balak Hisar” yani Hisar Şehri demelerinden dolayı Balıkesir adını alan kent; sahip olduğu doğal,kültürel değerleriyle önemli bir kültür ve turizm merkezidir. Balıkesir Türkiye’nin en gelişmiş bölgesi Marmara’da yer alır. Balıkesir hem Ege Denizi’ne, hem de Marmara Denizi’ne kıyısı bulunan bir kentimizdir. Marmara Denizi kıyılarında adalar hariç 175 kilometrelik bir kıyısı, Ege Denizi kıyılarında da yine adalar hariç 115 kilometrelik bir kıyı bandı vardır. Marmara Denizi’nde; Marmara, Avşa, Ekinlik, Paşalimanı adaları ile Ege Denizi’nde irili ufaklı 22 ada kentin sınırları içindedir. Balıkesir’in Kaz Dağları, Kapı Dağı Yarımadası, Alaçam Dağları, Madra Dağı gibi önemli doğa harikaları mevcuttur. Başta Kaz Dağları olmak üzere bütün dağları ve çevresinde doğal yapı dünyanın en önde gelen ekosistemine sahiptir. Alplerden sonra Kaz Dağları ve çevresi 2. oksijen deposu konumundadır. Ayvalık-Merkez ve Adaları çevresi ile Marmara Adası ve çevresindeki denizaltı doğal güzellikleri, ayrı birer görülmeye değer eşsiz turizm merkezleridir. Balıkesir’in hemen hemen tüm ilçelerinde alternatif turizme kaynaklık edecek termal su kaynakları mevcuttur. Örneğin; Gönen, Manyas,Edremit, Bigadiç, Sındırgı ve Merkez Pamukçu Ilıca Termal su kaynakları ve buralardaki termal tesisler turist çeken önemli kaynaklarıdır. Balıkesir’in en önemli turizm ulaşım yeri, Edremit Körfez Bölge’sidir. Altınova’dan Altınoluk’a kadar bu bölge deniz, kum, güneş, tarih, termal kaynaklar, yemyeşil zeytin ve çam ormanları,bitki türleri, Kaz Dağları’nın efsanevi güzellikleri ve bol oksijeni ile dünyanın en güzel, en sağlıklı turizm çekim merkezidir. Bu bölge aynı zamanda; Ayvalık ile birlikte Antandros, Adramytteıon gibi antik şehirleri ile de dikkatleri çekmektedir. Balıkesir, yetiştirdiği bilim adamları, kahramanları, sporcuları ve edebiyatçıları ile de ünlü bir kültür kentimizdir. Hacı İlbey, Evrenos Bey, Kurtdereli Mehmet Pehlivan, 16. yüzyıl şairlerinden Zati ve Türkiye’ye eserleriyle kültürel manada damgasını vuran ünlü öykücü Ömer Seyfettin, Balıkesir’in yetiştirdiği ünlülerden sadece bir kaçıdır. KAYNAKÇA
|
|
|
|
![]() |
|
Gönderilenler: 900 Puan : 675 Uyarı:1/10 Bölüm: ... Memleket: TÜRKİYE Kan Grubu: ... Takım: ... |
Alıntı Cevapla
Gönderim Zamanı: 26/Ağustos/2008 Saat 01:14 |
|
Tarihte TÜRK Devletlerine Başkentlik Yapmış Şehirler 3(Bursa - Osmanlı İmparatorluğu)
![]() Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Bey, İznik’i kontrol altına aldıktan sonra, 1302 yılında Koyunhisar’da Bizans kuvvetlerini büyük bir yenilgiye uğrattı. 1308 yılında Sakarya Vadisi’nin kuzeyindeki önemli yerleri ele geçiren Osman Bey, İznik ila İzmit arasındaki kara yolunu kontrol altına aldı. Harmankaya Tekfuru Köse Mihal, 1313 yılında Müslüman oldu ve Türk kuvvetlerine güç kattı. Bunun ardından 1315 yılında Türkler; Lefke, Akhisar ve Geyve beyliklerini Osmanlı Devleti’ne bağladılar. Bu tarihte Bursa kenti, Türkler tarafından kuşatıldı. Mudanya’nın 1321 yılında fethedilmesi ile Bursa’nın kuşatılma sürecinde de sona gelindi. Şehzade Orhan Bey komutasındaki Türk Ordusu, 1326 yılında Bursa’yı fethetti. Bursa’nın fethi ile birlikte Osmanlı Devleti başkentini Söğüt’ten, bu kente taşıdı. Osmanlı Devleti’nin kurucusu, büyük devlet adamı ve siyasi deha Osman Bey’in 1326 yılında ölümü ile yerine oğlu Orhan Bey geçti. Orhan Bey, Bursa’nın fethinden sonra, 1329 yılında Bizanslıları büyük bir yenilgiye uğrattı. 1331 yılında da İznik, Türkler tarafından fethedildi. Daha sonra 1333 yılında Gemlik ve 1337 yılında da İzmit fethedildi. Böylece Kocaeli Yarımadası’nın tamamı, Osmanlı Devleti’nin egemenliğine girdi. 1326 yılında Osmanlı Devleti’nin başkenti olan Bursa; tarihi şahsiyetleri, doğal güzellikleri, tarihi abideleri ve binlerce yıldır bilinen şifalı kaplıcaları ile dünyaca meşhur bir Türk başkentidir. Türkiye’nin Marmara Bölgesi’nin güneyinde yer alan Bursa; Bilecik, Balıkesir, Kütahya, Kocaeli, İstanbul illeri ve Marmara Denizi ile çevrilidir. Marmara Bölgesini, Ege ve İç Anadolu’ya bağlayan bir kavşak noktasında olan Bursa, Bitinya Kralı İkinci Prusias tarafından kurulmuştur.Kurucusuna izafetle kente “Prusias” dendiği tarihi kaynaklarda yer almaktadır. Zamanla bu isim “Brousse” , daha sonra da “Brus” olarak telaffuz edilmiştir. Türklerin şehri fethetmesiyle birlikte de “Bursa” adını alan kent, fethedildiği 6 Nisan 1326 tarihinden, Osmanlı Devleti’nin Padişahı Birinci Murat Hüdavendigar’ın Edirne’yi başkent yaptığı 1365 tarihine kadar bu özelliğini korumuştur. Ancak, bu tarihten sonra da Bursa, tahta çıkmalar, cenaze törenleri ve diğer önemli törenlerle, sembolik başkent olma özelliğini sürdürmüştür. 1841 yılından itibaren de Anadolu Beylerbeyi Bursa’da oturmuş ve burası merkez olmak üzere bölgeyi yönetmiştir. Birinci Dünya Savaşı’na kadar sürekli gelişen Bursa, İngilizlerin desteğiyle Yunan işgaline uğradı. 26 Ağustos 1922 tarihindeki Büyük Taarruzla Türklere karşı kesin olarak yenilgiye uğrayan Yunan Ordusu, 11 Eylül 1922 tarihinde Bursa’dan çıkarıldı. Bursa’ya büyük tahribatlar veren Yunanlıların kentten çıkarılmasından sonra, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla birlikte Bursa ihtişamlı günlerine yeniden kavuştu. ![]() Bursa kenti baştan başa tarih kokan zengin bir medeniyetin başkentidir. Türkiye’de, İstanbul’dan sonra tarihi eser bakımından en zengin şehir; Bursa’dır. Bursa, Osmanlı Türklerinin Selçuklu devri sanat ve mimarisine yeni bir şekil, yeni bir bakış kazandırdıkları “Bursa Okulu” tarzı mimarinin bol olduğu bir başkenttir.Türklerin, Bursa’daki eserleri göz önüne getirildiğinde; çinicilik, ağaç oymacılığı ve duvarlardaki nakışçılıkta çok ileri bir sanata ulaştıkları görülmektedir Cennet Bursa veya Yeşil Bursa diye de anılan kentteki tarihi eserlere bakacak olursak:Osmanlı Devleti Sultanlarından Orhan Bey zamanında yapılan eserler; Orhan Camisi, Alaaddin Camisi, Ahi Hasan Mescidi’dir. Osmanlı Devleti Sultanlarından Birinci Murat Hüdavendigar zamanında yapılan eserler; Hüdavendigar Camisi, Şehadet Camisi,Kadızade-i Rumi tarafından yaptırılan Kavaklı Mahallesindeki Cami, Koca Naib Camisi, Hayrettin Paşa Camisi, İzzeddin Camisi ve Kara Ali Camisi’dir. Osmanlı Devleti Sultanlarından Yıldırım Beyazıt zamanında yapılan eserler; Yıldırım Camisi, Ali Paşa Camisi, Demirtaş Camisi, Ertuğrul Camisi, Gazi Timurtaş Mescidi, Molla Fenari Camisi, Somuncu Baba Camisi ve Fırını ile meşhur Ulu Cami’dir. Osmanlı Devleti Sultanlarından Çelebi Sultan Mehmet zamanında yapılan eserler; Şaheser Cami ismiyle de anılan, meşhur İznik çinileriyle süslü, mimarı Hacı İvaz Ağa olan ünlü Yeşil Cami, Selçuk Hatun Camisi ile Bedrettin Camisi’dir. Osmanlı Devleti Sultanlarından İkinci Murat zamanında yapılan eserler; Muradiye Camisi, Abdal Camisi ve Zeyniler Camisi’dir. Osmanlı Devleti Sultanlarından Fatih Sultan Mehmet zamanında yapılan eserler; Zeyniler Camisi’nin yakınındaki çeşme, Akbıyık, Veli Şemseddin Camileri başta olmak üzere 19 camidir. Osmanlı Devleti Sultanlarından İkinci Beyazıt zamanında yapılan eserler; Molla Arap Koca Hanı Mescidi, Emir Sultan Camisi, Üftade Camisi ve İsmail Hakkı Tekkesi’dir. Bu cami ve külliyelerin yanı sıra görülmeye değer yüzlerce tarihi eser daha vardır. Osman Gazi Türbesi, Orhan Gazi Türbesi başta olmak üzere Padişah türbeleri; Lala Şahin Medresesi, Hüdavendigar Medresesi başta olmak üzere medreseler; Orta Köy ve Issız Kervansarayları; Kaza Hanı, Pirinç Hanı, İpek Hanı başta olmak üzere hanlar ve Kapalı Çarşı ile Bedesten Çarşısı, Bursa’nın görülmeye değer diğer şaheserleridir. Ayrıca, çok yaşlı çınarlar, Bursa Kalesi, tarihi yollar ve köprüler,imaretler, başta Işıklar Askeri Lisesi binası olmak üzere tarihi okul binaları, Arkeoloji Müzesi, Türk İslam Eserleri Müzesi ile Atatürk ve Kültür Müzesi görülmeye değer zenginliklerdir. Bursa; anlatılmakla bitmeyecek tarihi, kültürel ve doğal güzellikleri ile dünyadaki sayılı şehirlerden ve özgün tarihi başkentlerden biridir. Yeşil Bursa, tarihi şahsiyetleri ile de dikkat çeken bir kenttir. Karacabey, Geyikli Baba, Bursalı Mehmet Tahir, Eşrefoğlu Rumi, Gazi Ahmet Muhtar Paşa, Hacı İvaz Paşa, İsmail Hakkı Bursevi, Üftade Mehmet Muhyiddin, Vani Mehmet Efendi ve İstanbul’un fethinde surlara Türk bayrağını diken Ulubatlı Hasan, yüzlerce ünlü Bursa’lı kahraman, şair, düşünür ve bilim adamlarından sadece birkaçıdır. KAYNAKÇA
|
|
|
|
![]() |
|
Gönderilenler: 900 Puan : 675 Uyarı:1/10 Bölüm: ... Memleket: TÜRKİYE Kan Grubu: ... Takım: ... |
Alıntı Cevapla
Gönderim Zamanı: 26/Ağustos/2008 Saat 01:14 |
|
Tarihte TÜRK Devletlerine Başkentlik Yapmış Şehirler 4 (Diyarbakır - Artuklular)
![]() Tarih Boyunca Türk Başkentleri arasında yer alan Diyarbakır ve Hasankeyf, Artuklular Devleti’ne başkentlik yapmıştır. Tarih içinde bir Türk şehri özelliği kazanan Diyarbakır, bugün de Türkiye Cumhuriyeti devletinin önemli bir şehridir. Artuklular Devleti, Anadolu’nun 1071 yılında Türkler tarafından fethinde büyük hizmetleri geçen Oğuz Türkleri’nin Döğer boyundan Artuk Bey’in çocukları tarafından kurulmuştur. Doğu Anadolu’da Hısnı Keyfa diğer adıyla Hasankeyf ve Amid diğer adıyla Diyarbakır; Mardin ve Meyyafarikin diğer adıyla Silvan ile Harput’ta üç kol halinde hüküm süren bir Türkmen hanedanlığı olan Artuklular’ın kurucusu Artuk bin Eksük Bey’dir. Artuk Bey, Sultan Alparslan’ın hizmetinde bulunmuş ve 1071 yılında Malazgirt Savaşı’na katılmıştır. Hısnıkeyfa Artuklular’ının başkenti önce Hasankeyf iken, sonra başkent Diyarbakır’a taşınmıştır. Anadolu’nun Türkleşmesinde önemli hizmetleri olan Artuk Bey, önce Bahreyn Seferi’ne çıkmış ve daha sonra Filistin’i hakimiyeti altına almıştır. Kudüs’ün hakimiyetini de eline alan Artuk Bey, 1091 yılında ölmüştür. Artuk Bey’in ölümünden sonra oğullarından Muinüddin Sökmen, Hısnıkeyfa yani Hasankeyf’te hanedanın birinci kolunu 1102 yılında kurdu. Bu esnada Haçlılar, Urfa, Antakya, Trablus ve Kudüs gibi kentleri ele geçirmiş, Mardin ve Harran bölgelerine de saldırılarda bulunuyorlardı. Hısnıkeyfa Artuklular’ının kurucusu Sökmen Bey, Urfa Haçlı Kontu Joscelin ile Kudüs Kralı Baudouin kumandasındaki Haçlı ordusunu büyük bir bozguna uğrattı. Sökmen Bey, 1104 yılında yolda öldü. ![]() Sökmen Bey’den sonra yerine oğlu İbrahim Bey geçmiş, ancak çok iyi bir yönetim gösteremeyerek, Mardin’de hakimiyetini kuran amcası İlgazi’ye tabi olmuştur. Daha sonra Davut ve Kara Arslan dönemlerinde Anadolu Selçukluları’na tabi olan Artuklular, Nureddin Muhammed devrinde Eyyubi Devleti’nin egemenliğine girmişlerdir. 1231 yılında Hasankeyf ve Diyarbakır üzerine sefere çıkan Eyyubi Hükümdarı Melik Kamil, Artuklular’ın bu koluna son vermiştir. Hısnıkeyfa ve Amid Artukluları, kurucusundan dolayı Sökmenliler diye de anılır. Hısnıkeyfa Artukluları’na başkentlik yapan Hasankeyf, Batman il merkezine 37 kilometre uzaklıkta tarihi bir yerleşim birimidir. Kuzeyinde uzanan Raman sıra dağları ile güneyindeki dağlar arasındaki vadi içerisinde akan Dicle nehri kenarında yer alan Hasankeyf, Dicle Nehri’nin ihtişamıyla, tarih fışkıran bir yerleşim yeridir. Hasankeyf, Müslümanlar tarafından, fethedilmek için birçok kez kuşatılmıştır. İslam Peygamberi Hazreti Muhammed’in akrabası Cafer’i Tayyar’ın oğlu imam Abdullah ile ünlü komutan Varkenna, Hasankeyf kuşatması sırasında Hicri 651 yılında şehit düşmüşlerdir. Mezarları Hasankeyf’tedir. Hasankeyf İslam hakimiyetine girdikten sonra sırasıyla; Abbasilerin, Hamdanilerin, Mervanilerin eline geçmiştir. Türkler tarafından Hasankeyf’in fethi 1071 Malazgirt Meydan Muhaberesinden sonra olmuştur. Hasankeyf önce Artukoğullarına, sonra onların Amid yani diğer adıyla Diyarbakır’ı fethetmeleri üzerine her iki ülkeye 130 sene başkentlik yapmıştır. Bu Türk devleti, 1231 yılına kadar şehri imar etmiştir. O devirden kalan; Dicle köprüsü, büyük ve küçük saray, kale kapıları ayakta kalan yapılardır. Artuklular’ın burada para bastıkları, ele geçen sikkelerden anlaşılmaktadır. Bugün Hasankeyf’te ayakta olan pek çok yapı Artuklular devrine aittir. Sultan Süleyman Cami, Kale diğer adıyla Ulu Cami, Koç Cami, El-Rızk Cami, İmam Abdullah Zaviyesi, Kızlar Cami bu devre ait yapılardır. 1461 ila 1482 yılları arasında Akkoyunlu hakimiyetine giren Hasankeyf’te bulunan Zeynel Bey Türbesi, Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan’ın oğlu Zeynel Bey’e aittir. Hasankeyf, 1516 yılından itibaren ebedi olarak Osmanlı Devleti kanalı ile Türklerin hakimiyetine girmiştir. Türkler, kenti kısmen harap olmuş ve eski önemini kaybetmiş halde bulmuşlardır. ![]() Tarih boyunca Amida, Amid, Kara-Amid, Diyar-Bekr, Diyarbekir, Diyarbakır adlarını alan kent Güneydoğu Anadolu bölgesinin orta bölümünde, Elcezire denilen, Mezopotamya'nın kuzey kısmındadır. Milattan Önce 3. Binde kente Hurri-Mitaniler'in egemen olmuşlar ve daha sonra Milattan Önce 1260'a dek egemenliklerini sürdürmüşlerdir. Hurri-Mitaniler'den sonra sırasıyla Asurlular, Aramiler, Urartular, İskitler, Medler, Persler, Makedonyalılar, Selevkoslar, Partlar, Büyük Tigran İdaresi, Romalılar, Sasaniler, Bizanslılar, Emeviler, Abbasiler, Şeyhoğulları, Hamdaniler, Mervaniler, Selçuklular, İnaloğulları, Nisanoğulları, Artuklular, Eyyübiler, Moğollar, Akkoyunlular, Safeviler ve Osmanlılar Diyarbakır'a egemen olmuşlardır. Bu uygarlıklar içerisinde, Diyarbakır'da en fazla tarihi eser bırakanlar; Abbasiler, Mervaniler, Selçuklular, Artuklular ve Osmanlılar olmuştur. Diyarbakır sadece Roma-Bizans değil aynı zamanda Müslüman, Pers, Arap ve Türk devletlerinin zengin tarihi ve kültürel değerlerini taşıyan ortak bir kültür mirası olarak günümüze kadar gelmiştir. Özellikle surlarda birçok medeniyetlerin izlerini kitabe, süsleme, figür, kapı veya görkemli burç şeklinde en canlı şekilde görebilmekteyiz. Diyarbakır’ın tarihi ve turistik yerlerine kısaca göz atacak olursak, şunları görmekteyiz: Tarihi Diyarbakır Kalesi’nin yanı sıra, başlıca Türk-İslam eserleri; Ulu Cami, Kale Cami diğer adıyla Hazreti Süleyman-Nasıriye Camii, Melik Ahmet Paşa Cami, İskender Paşa Cami , Hüsrev Paşa Cami, Nebi Cami, Fatih Paşa Cami, Hoca Ahmet Cami, Ali Paşa Cami, Behram Paşa Cami, Nasuh Paşa Cami, İsmail Paşa Cami, İbni Sina Cami, Safa Cami ve Lala Bey Camii’dir. Ayrıca medrese olarak; Mesudiye Medresesi ve Zinciriye diğer adıyla Sincariye Medresesi’ni görmekteyiz. Diğer tarihi eserler ise; Dicle Köprüsü diğer adıyla On Gözlü Köprü, Devegeçiti Köprüsü, Malabadi Köprüsü, Deliller diğer adıyla Hüsrev Paşa Hanı ve Hasan Paşa Hanı’dır. Türkiye’nin güzide şehirlerinden ve tarihi Türk başkenti olan Diyarbakır; Arkeoloji Müzesi, Kültür Müzesi diğer adıyla Cahit Sıtkı Tarancı Evi, Ziya Gökalp Müzesi, İçkale Müzesi, Virantepe ve Artuklu Sarayı, Artuklu Kemeri, Aslanlı Çeşme ile tarihi ve turistik bir bölge olarak dikkatleri çekmektedir. Ayrıca, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu, Diyarbekir’e 1937 yılında yaptığı bir konuşmayla Diyarbakır adını veren Ulu Önder Atatürk’ün 1917 yılında II. Ordu Komutanı iken karargah olarak kullandığı bina, 1973 yılında düzenlenip Atatürk Müze ve Kütüphanesi olarak hizmete açılmıştır. Diyarbakır, bu müze ve tarihi eserleri ile Türkiye’nin gözde kentlerindendir. Diyarbakır’da yetişen, Türk düşünce ve kültür hayatına katkılarda bulunan bazı isimleri ise şöyle sayabiliriz: Ahmed Mürşidi, Ali Emiri, Amidî diğer adıyla Ebu’l Kasım, Ebu’l Hasan Seyfüddin El-Amid, Hattat Hamid Aytaç, Cemili, İbrahim Gülşeni, İbn-ül Ezrak, Molla Çelebi, Müderris Ragib, Nesimi, Said Paşa, Süleyman Nazif, Ziya Gökalp, Cahit Sıtkı Tarancı, Sezai Karakoç ve Celal Güzelses’tir. KAYNAKÇA:
|
|
|
|
![]() |
|
Gönderilenler: 900 Puan : 675 Uyarı:1/10 Bölüm: ... Memleket: TÜRKİYE Kan Grubu: ... Takım: ... |
Alıntı Cevapla
Gönderim Zamanı: 26/Ağustos/2008 Saat 01:15 |
|
Tarihte TÜRK Devletlerine Başkentlik Yapmış Şehirler 5 (Erzurum - Saltuklular)
![]() Saltuklular Devleti, Selçukluların Anadolu’yu fetihleri esnasında, Malazgirt meydan savaşı sonrasında Doğu Anadolu’da 1072 yılında kurulan ilk Türk beyliğidir. Erzurum ve civarında kurulan Saltuklular Beyliğinin kurucusu; Anadolu’nun Türkleşmesine zemin hazırlayan Malazgirt zaferinin kazanılmasında önemli bir rol oynayan Emir Saltuk’tur. Sultan Alparslan’ın 1071 yılındaki Malazgirt zaferinden sonra, Bizans İmparatoru 4. Romanos Dİogenes’ in ölümüyle iki komutan arasındaki anlaşma şartları yerine getirilmemiştir. Bunun üzerine Sultan Alparslan, Anadolu’daki fetihlere devam emrini vermiştir. İşte, Emir Saltuk da bu vesileyle Erzurum ve civarını fethederek, Saltuklular Beyliğini kurmuştur. Emir Saltuk’un ölümünden sonra, yerine oğlu Emir Ali geçmiştir. Emir Ali’nin ölümünden sonra da kardeşi Ziyaüddün Gazi, Saltuklular Beyliğinin başına geçmiştir. 1131 yılında bölgeyi işgal eden Gürcüleri büyük bir bozguna uğratan Ziyaüddin Gazi’nin ölümü ile beyliğin başına, yeğeni 2. İzzeddin Saltuk geçmiştir. İzzeddin Saltuk zamanında Saltuklu Beyliği ;Tercan’dan başlayıp Tahirgediğine kadar uzanan; Erzurum, Bayburt, Avnik, Micingert, İspir, Oltu gibi yerleşim birimlerini içine alıyordu. 1168 yılında İzzet Saltuk Beyin ölümüyle yerine oğlu Nasuriddin Muhammet geçmiş ve Irak Selçuklu Sultanına tabi olmuştur. Gürcülerle yaptığı şiddetli çatışmalarda Erzurum kentini savunan Nasuriddin Muhammed’in ölümüyle beyliğin başına, 1191 yılında kız kardeşi Mama Hatun geçmiştir. Mama Hatun, Selahattin Eyyubi’nin yeğeni Takiyiddin Ömer’in Malazgirt kalesini kuşattığı ve Ahlat ülkesini ele geçirdiği zaman, askerleriyle ona yardım etmiştir. Mama Hatun’un tahttan indirilmesiyle Melikşah tahta geçmiştir. 25 Mayıs 1202’de Süleyman Şah, Erzurum önlerine gelmiş ve Melikşah’ı esir ederek, Saltuklular Devletini sona erdirmiştir. Saltuklulara başkentlik yapmış Erzurum kenti ve çevresi Neolitik çağdan beri yerleşmelere sahne olmuştur. Bu alanda; Huriler, Asurlular, Urartular ve Romalılar yaşamışlardır. 5. Asırda Bizans imparatorlarından 2. Theodosius tarafından ilk kale inşa edilmiş ve Theodosiopolis ismiyle bir kasaba kurulmuştur. İç kaleyi çeviren surlar üzerinde Erzincan, Tebriz ve Gürcü adı verilen üç kapı vardır. Bu kasaba 11. asır ortalarında Erzurum ovasının batı ucundaki Erzen şehrinin, Selçukluların eline geçmesiyle, bu şehir halkı Theodosiopolis’e göç etmiştir. Böylece Theodosipolis’in ismi, Erzen’e dönüşmüştür. Daha sonra ise kente, Roma Erzeni anlamına gelen Erzen-El-Rom adı verilmiş ve zamanla bu isim Erzurum adına dönüşmüştür. Saltuklular Devletinin başkenti Erzurum, diğer Anadolu kentleri gibi ekonomik ve ticari açıdan oldukça önemli bir kenttir. Erzurum, Akdeniz limanlarından ve Suriye’den yola çıkıp; Konya, Kayseri, Sivas ve Erzincan yoluyla Azerbaycan’a ,İran’a giden ve oradan da Türkistan’dan Erzurum’a gelip, aynı yoldan Akdeniz ve Trabzon limanlarına ulaşan yol güzergahında yer alıyordu. Bu tarihi ticaret yolu üzerinde bulunan Erzurum’da, ekonomik hayat oldukça canlıydı. Ayrıca, bölgede hayvancılıkta çok gelişmişti. Saltuklu beyleri zamanında kültür, sanat ve mimari büyük bir gelişme göstermişti. Kitabelerden anlaşıldığına göre; Ziyaeddin Gazi Erzurum’da Kale camii ve tepsi minareyi inşa ettirmişti. Nasıreddin Muhammet ise Ulu Camiyi inşa ettirmiştir. Erzurum’da üç kümbetler ismiyle bilinen türbelerden biri İzzeddin Saltuk’a aittir. Bu türbenin yanında bir de zaviye vardır. Erzurum-Kars arasında ise Micingert köyünde Saltuklulara ait Micingert Kalesi vardır. ![]() Türkiye Cumhuriyeti’nin önemli kentlerinden olan Erzurum, bugün de tarihi ve kültürel önemiyle dikkat çeken bir kenttir. Çok eski bir yerleşim merkezi olan Erzurum; batıda İstanbul, güneybatıda Harput, doğuda Kars, kuzeyde Tortum veya Ardahan kapılarıyla dışarıya açılan bir kenttir. 1071 yılında Malazgirt zaferiyle Türklerin eline geçen Erzurum, Osmanlı Devletinin padişahlarından Yavuz Sultan Selim zamanında Osmanlı topraklarına katılmıştır. Osmanlı yönetim teşkilatında aynı adı taşıyan beylerbeyliğinin merkezi olan Erzurum kentinde bulunan kale birçok tahribatlara uğramış, Kanuni Sultan Süleyman, 1552’de kenti onartmıştır. 1828 yılında Erzurum, Rus işgaline uğramış ve 1853 Kırım savaşı ve daha sonraki savaşlarda da kent tahrip edilmiştir. 1828 ve 1877 yıllarındaki Rus işgallerinin neticesinde, yüz otuz bin olan Erzurum’un nüfusu on beş bine kadar düşmüştür. 1877 ile 1878 yılları arasında meydana gelen doksan üç harbi sırasında yedi ay işgal altında kalmıştır. Erzurum, Türkiye cumhuriyetinin ilk nüfus sayımında otuzbin sekizyüz nüfusa sahipti. Köklü bir geçmişe sahip olan Erzurum’un tarihi ve turistik yerleri şunlardır: Çifte Minareli Medrese Tebriz kapı civarında 1253 yılında inşa edilmiştir. İlhanlı dönemi eseri olan Çifte Minareli Medrese, Anadolu’nun en büyük medresesidir. Minareleri ayrı renk ve desende çinilerle kaplı ve 26 metre yüksekliktedir. Çifte Minareli Medresenin ortasında 720 metrekarelik bir eyvan vardır ve bunun da çevresinde iki katlı 37 derslik bulunmaktadır. Saltuk Emiri Alp Tuğrul tarafından 1174 yılında İçkale bitişiğinde kale içindeki mescidin minaresi gözetleme kulesi olarak kullanıldığı gibi, 1856 yılında saat konularak Saat Kulesi olarak adlandırılmıştır. 21 metre boyunda kesme taştan inşa edilmiştir. Saltuklu Beyliği döneminde, 2200 metre karelik alanda 1179 tarihinde inşa edilen Ulu Cami ile 1310 yılında İlhanlılar döneminde, üzeri çinilerle kaplı olarak inşa edilen Yakutiye Medresesi kentin önemli tarihi eserlerindendir. Ayrıca, Mimar Sinan’ın eseri Lala Paşa camii, Selçuklulardan kalma Hatuniye Medresesi ve Erzurum’un ticaret merkezi Taşhan olarak bilinen yapılar kentin önemli tarihi mekanlarıdır. Kentin kuzeydoğusundan Kop Dağı sırtları üzerinde, 1877 Rus işgaline karşı kahramanca çarpışan ve şehit düşen Türk Askerlerinin anısına inşa edilen Aziziye Anıtı ile 23 Temmuz 1919’da Erzurum kongresinin hatırasına inşa edilmiş Atatürk Anıtı, kentin öne çıkan anıtsal eserleridir. Ayrıca Erzurumda bir çok cami, hamam, bedesten, kümbet ve tabyalar bulunmaktadır. Harem kale, Oltu ve İspir kaleleri diğer tarihi eserlerdir. KAYNAKÇA 1. İbrahim Atalay, Kenan Mortan, Türkiye Bölgesel Coğrafyası, 1997. 2. Ersin Güngördü, Türkiye Turizm Coğrafyası, 1995. 3. İbrahim Kafesoğlu, Hakkı Dursun Yıldız, Erdoğan Merçil, Müslüman Türk Devletleri Tarihi, 1999. 4. Osman Turan, Doğu Anadolu Türk Devletleri Tarihi, 2004. 5. Erdoğan Merçil, Müslüman Türk Devletleri Tarihi, 2000. |
|
|
|
![]() |
|
Gönderilenler: 900 Puan : 675 Uyarı:1/10 Bölüm: ... Memleket: TÜRKİYE Kan Grubu: ... Takım: ... |
Alıntı Cevapla
Gönderim Zamanı: 26/Ağustos/2008 Saat 01:16 |
|
Tarihte TÜRK Devletlerine Başkentlik Yapmış Şehirler 6 (Kara-Balgasun - Uygurlar)
![]() Göktürkler gibi, Asya Hunları’nın soyundan gelen Uygurlar, Orhun ve Selenga kıyıları ile Aral gölü civarında yerleşmişlerdi. Uygurlar, 5. yüzyılda bu bölgede kuvvetli bir beylik kurmuş ve başlarında Erkin ünvanını taşıyan “Şiciheen” bulunuyordu. Kahraman ve devlete hizmet eden anlamına gelen Alp İlteber ünvanını alan oğlu Pusa da babasının yanında idi. Birleşmiş veya müttefik anlamına gelen Uygur sözü, Dokuz Oğuz ve On Uygur boyunun birleşmesi ile meydana gelen topluluğa verilen addır. Karluklar ve Basmıllar’ın yardımıyla 742 yılında Göktürk Devleti’ne son veren Uygurlar, 744 yılında da Ötüken’i egemenlikleri altına almışlar ve böylece Büyük Uygur Kağanlığı’nı kurmuşlardır. İlk Uygur Kağanı, Kutlug Bilge Kül Kağan başkent olarak o zamanlarda Ordu-Balıg denen Yukarı Orhun nehri üzerindeki Kara-Balgasun kentini başkent seçmişlerdir. Yeni Uygur Devleti’nin kurucusu kendi öz adı bir yana Türk Devlet geleneğine göre yarı dini bir ünvan olan, Kutlug Bilge Kül Kağan ünvanı ile anılacaktı. Göktürkler’de olduğu gibi, Uygur Kağanları’nın da egemenliği ilahi, diğer bir ifadeyle Tanrı’nın yeryüzündeki tek temsilcileri idi. Bu bakımdan Uygur Kağanları’na da, kutsal kağanlık tahtına oturduklarında; “Gün Tengride Kut Bolmış” veya “Ay Tengride Kut Bolmış” gibi ilahi ünvanlar verilmiştir. Böylece onların egemenliklerinin ilahi bir kaynağa dayandığı vurgulanmıştır. İç Moğolistan ve Orhun boylarında yani Ötüken’de kurulan devletin başkentinin Kara-Balgasun olmasının yanı sıra Yukarı Nuşcan veya Yukarı Barshan, Bahvan ve Koçu, Uygur Devleti’nin önemli şehirleri olmuştur. Bu şehirler aynı zamanda bir eyalet merkezi olup asıl Uygur Kağanını temsil eden bir han veya hakan tarafından idare ediliyordu. Tarihi kaynaklardan görülmektedir ki, bu eyalet merkezlerinin en gelişmiş olanı Uygur Devleti’ne başkentlik eden Kara-Balgasun’dur. Daha önceleri küçük bir yerleşim birimi olan Kara-Balgasun, Uygurlar’ın başkenti olduktan sonra mamur, müreffeh ve son derece güzel bir şehir haline gelmiştir. Bu nedenle de hanlar şehri anlamına gelen “Han Balık” olarak anılmaya başlanmıştır. Maniheizm dini burada köklü bir şekilde yerleştikten sonra Kara-Balgasun sadece siyasi bir yer değil, yarı teokratik Uygur Devleti’nin güçlü bir dinsel merkezi haline gelmiştir. Kara-Balgasun’un bu önemi, Uygurlar’ın yıkılışına kadar sürmüştür. ![]() Kara-Balgasun, ticari açıdan da Uygurlar’ın en önemli kenti idi. Bu kent doğuya doğru akan büyük bir nehrin üzerine kurulmuştur. Kara-Balgasun, mermerden yapılmış dükkanları olan bir çok çarşıya ve ticarethaneye sahipti. Bu kent, diğer taraftan da çok sağlam surlarla çevrilmişti. Kente giriş demirden yapılmış oniki kapıdan oluyor ve bu kapıları cengaver Türk askerleri koruyorlardı. İslam coğrafyacıları Kara-Balgasun’un adını Cinankes olarak zikretmişlerdir. Kutluk Bilge Kül Kağan’dan sonra yerine 747 yılında oğlu Moyençur Kağan geçti. Bu dönemde Büyük Uygur Kağanlığı olağanüstü bir güç kazanmış ve önce batıdaki Türgişler’i sonra kuzeydeki Kırgızlar’ı devletlerine bağlamışlardı. Moyençur, 759 yılına kadar süren hakimiyeti zamanında Büyük Uygur Kağanlığı’nı üstün bir güce ulaştırmıştır. Moyençur zamanında Çin’le önemli siyasi ilişkiler kurulmuş ve iç karışıklıklarla kaynayan Çin Devleti ile meşhur Talas Savaşı gerçekleşmiştir. 751 yılında Karluk Türkleri’nin desteklediği Arap orduları Talas Savaşı’nda Çinlileri büyük bir yenilgiye uğratınca, “Tarım Havzası” Uygurlular’ın eline geçmiştir. Bu önemli gelişmeyle birlikte, Uygurlar’ın burada büyük bir yerleşik medeniyet kurmaları gerçekleşmiştir. 759 yılında Moyençur ölünce yerine oğlu Böğü Kağan geçmiştir. Tibetliler’in saldırıları sonunda kendisinden yardım isteyen Çin’e ordusuyla birlikte giren Böğü Kağan, 762 yılında Çin’in başkenti Lo-Yang şehrini isyancılardan kurtarmıştır. Bu sefer esnasında Çin’de uzun bir süre kalan Böğü Kağan, Çinliler’den fikri bakımdan oldukça etkilenmiştir. Çin’den dönüşünde dört Mani rahibini beraberinde ülkesine getirmiş ve bunların etkisinde kalarak ülkesinde Maniheizm dininin yayılması için çalışmaya başlamıştır. Maniheizm, Hristiyanlık, Budizm ve Mazdehizm gibi dinlerin karışımından oluşmuş ve savaşçılık duygularını zayıflatan bir anlayışa sahipti. Ayrıca hayvani gıdaları yemeyi de yasaklıyordu. Bu sebeple, Uygurlar’ın yaşama biçimine ve genel Türk karakterine ters bir inanç sistemi idi. Kara-Balgasun’u başkent yapmış Uygurlar’ın kağanı Böğü Kağan, Çin’e sefer düzenlenmesine karşı çıkıyordu. Onu bu tavrından vazgeçirtemeyen vezir Tung Bağa Tarkan, Böğü Kağan’ı öldürerek Uygur tahtına 779 yılında geçti. Tung Bağa Tarkan, liderlik özellikleri fazla olan yetenekli bir devlet adamıydı ve Kırgızlar’ı yenerek tekrar devlete bağladı. Tung Bağa Tarkan, Çinli bir prenses ile de evlenerek akrabalık ilişkileri sayesinde Çin’le olan bazı anlaşmazlıkları ortadan kaldırmıştır. 794 yılında Uygur tahtında Kutlug Bilge Kağan’ı görmekteyiz. Uygurlar bu dönemde çeşitli karışıklarla baş etmeye çalışıyorlardı. Bu esnada Çin’e yardım için Kutlug Bilge Kağan harekete geçmiş ancak başarılı olamamış ve Uygur ülkesinde karışıklıklar çıkmıştır. 805 yılında ölen Kutlug Bilge Kağan’dan sonra devletin başına geçen kağanlar ticaret ve dış siyaset alanlarında önemli atılımlar yaptıysalar da, Böğü Kağan’la başlayan Maniheizm dininin etkileri daha kuvvetli bir şekilde hissedilmiştir. Uygurlar, bu dinin etkisiyle eski güçlerinden geriye doğru gitmişlerdir. Kırgızlar da bu esnada güçlenerek Orhon bölgesini baskı altına almışlar ve 840 yılında Uygurlar’ın kutlu toprakları olan Ötüken bölgesine kalabalık bir ordu ile girerek Uygur Kağanı’nı da öldürmüşlerdir. KAYNAKÇA: Prof. Dr. Zekeriya KİTAPÇI, Doğu Türkistan ve Uygur Türkleri Arasında İslamiyet, Konya, 2004 Yrd. Doç. Dr. Ali GÜLER, Yrd. Doç. Dr. Suat AKGÜL, Türklük Bilgisi, Ankara, 2001 Prof. Dr. Faruk SÜMER, Oğuzlar (Türkmenler), İstanbul, 1999 Prof. Dr. Gülçin ÇANDARLIOĞLU, İslam Öncesi Türk Tarihi ve Kültürü, İstanbul, 2003 Dr. Ramazan ŞEŞEN, İslam Coğrafyacılarına Göre Türkler ve Türk Ülkeleri, Ankara, 1998 |
|
|
|
![]() |
|
Gönderilenler: 900 Puan : 675 Uyarı:1/10 Bölüm: ... Memleket: TÜRKİYE Kan Grubu: ... Takım: ... |
Alıntı Cevapla
Gönderim Zamanı: 26/Ağustos/2008 Saat 01:16 |
|
Tarihte TÜRK Devletlerine Başkentlik Yapmış Şehirler 7 ( Kastamonu - Candaroğulları )
![]() Türkiye Selçuklu Sultanı İkinci Gıyaseddin Mesut, taht mücadeleleri sırasında Çobanoğullarının karıştığı bir savaşta esir düşmüş ve daha sonra 1292 yılında kurtarılmıştır. İşte bu kurtarılma hadisesi esnasında faydası görülen Candaroğullarının Bey’iŞemseddin Yaman Candar Bey’e, Kastamonu ve havalisi verilmiştir. Bu topraklara sahip olduktan sonra da, 1292 yılında Türkmen beylerinden Şemseddin Yaman Candar Bey Kastamonu ve Sinop dolaylarında bir beylik kurmuştur, ölümünden sonra ülkenin idaresi bir süre Çobanoğulları sülalesine geçmiştir. Daha sonra Candaroğullları Devleti’nin kurucusu Şemseddin Yaman Candar Bey’in oğlu Süleyman Paşa Kastamonu kentini yeniden ele geçirerek beyliğini güçlendirmiştir. Bu devlet uzun süre bağımsız kalmadan, önce Selçuklulara daha sonra da İlhanlılara tabi olmuştur. Başkentleri Kastamonu olan Candaroğullar Devleti bilahare ikiye ayrılmışlardır. Böylece Kastamonu ve Sinop merkez olmak üzere iki beylik kurulmuştur. Ancak, 1391 yılında Osmanlı Padişahı Yıldırım Beyazıt Kastamonu koluna son vermiştir. Sinop’taki Candarlı Beyi İsfendiyar’a ise Yıldırım Beyazıt dokunmamıştır. İsfendiyar Bey ise bir süre sonra kendiliğinden Osmanlı Devleti’ne tabi olmuştur. Ankara Savaşı’nı 1402 yılında kazanan Timur, Kastamonu, Çankırı, Kalecik ve Tosya’yı İsfendiyar Bey’e vermiştir. İsfendiyar Bey’in başarılı faaliyetlerinden sonra Candaroğullarına, İsfendiyaroğulları da denilmiştir. Bu bölünmüşlüğe son vermeyi düşünen büyük Türk Devleti Osmanlı İmparatorluğu, Türkiye’nin birliğine yönelmiştir. 1423 yılında yeniden Osmanlılara tabi olan Candaroğulları Beyliği, Büyük Osmanlı Padişahı Fatih Sultan Mehmet’in Trabzon seferi dönüşü bu bölgeleri savaşsız ele geçirmesiyle,1462 yılında sona ermiştir. Candaroğulları Devleti, çeşitli yapıtlarla ülkelerini imar etmişlerdir. Bu dönemden kalan İbn Neccar Camisi ve altı yapıdan oluşan İsmail Bey Külliyesi bütün muhteşemliğiyle göze çarpan tarihi yapılardır. Bu dönemde Candaroğulları sanat adamlarını da kollamışlardır. Hatta Candarlılardan İsmail Bey, Hulviyat-ı Şahi isimli büyük bir eser yazmıştır. Candaroğulları veya diğer adıyla İsfendiyaroğulları Devleti’ne başkentlik yapmış olan Kastamonu kenti, doğal ve kültürel yönden zengin bir bölgedir. Bir milyon yıllık Ilgarini Mağarası, Küre Dağları, dünyaca ünlü Valla Kanyonu, Ilgaz Dağı, Karadeniz’de 170 kilometrelik sahil şeridi, kaya mezarları, yaylaları, Selçuklu ve Osmanlı devirlerinden kalma tarihsel yapılar ile dikkati çeken Kastamonu’nun bilinen tarihi yaklaşık 4000 yıl öncesine dayanmaktadır. Kastamonu adını kurucuları Gas’ lara atfen, Gas ülkesi anlamında Gas Tumanna'dan almaktadır.Kastamonu, Hititlerden başla***** Frig,Lidya,Pers,Roma,Bizans, Selçuklu, Danişmendli, Candaroğulları ve daha sonra 1462 yılında Osmanlı egemenliğine girmiş ve Cumhuriyet dönemine kadar Osmanlı Devleti’nin önemli kentlerinden olmuştur.Kastamonu, bu kültürel sürekliliği temsil eden sayısız dini ve sivil yapıyı kent merkezi ve ilçelerinin tarihi dokusunda barındırır. Öte yandan Türkiye Cumhuriyeti tarihinde de Kastamonu'nun ayrı bir önemi vardır. Ulusal Bağımsızlık Savaşı sırasında güvenli bir liman kenti olarak İnebolu'dan Ankara'ya lojistik destek buradan sağlanmıştır. Ayrıca, Mustafa Kemal ATATÜRK tarafından 23 Ağustos 1925 tarihinde Kıyafet ve Şapka Devrimi'nin açıklandığı kent olarak da özel bir anlam kazanmıştır Türkiye’nin Batı Karadeniz Bölgesinde yer alan Kastamonu; Doğusunda Sinop, Batısında Bartın ve Karabük, Güneyinde Çankırı ve Güneydoğusunda Çorum İl’ i ile sınır oluşturmaktadır. Kuzeyinde ise Karadeniz ile çevrilidir. On üç bin yüz sekiz kilometrekare alan üzerinde yer alan Kastamonu İl merkezinin denizden yüksekliği yedi yüz seksen metredir. Türkiye’de yapılan 2000 yılı nüfus sayımına göre kent nüfusu üç yüz yetmiş altı bin yedi yüz yirmi beştir. Kastamonu kenti dağlık bir bölgede kuruludur. Kentin topraklarının yüzde yetmiş beşi dağlarla, yüzde yirmi biri yayla ve platolarla ve yüzde dördü de ovalarla kaplıdır. Kastamonu’da iki önemli dağ gurubu vardır. Kıyıda denize paralel olarak doğu-batı yönünde uzanan İsfendiyar diğer adıyla Küre Dağları ile güneyinde kuzeydoğu-güneybatı yönünde uzanan Ilgaz Dağları ile kaplı olan Kastamonu, Kızılırmak’ın kolları olan Gökırmak ile Daday, Karasu, Akkaya, Devrekani, Araç çayları ile ayrı bir güzelliğe sahiptir. Kastamonu kenti, doğal güzelliklerinin yanı sıra tarihi eserleri ve kültürel zenginlikleri ile de Türkiye’nin eşsiz güzelliklerine güzellik katan bir yerleşim yeridir. Tarihi Kastamonu Kalesi,1885 yılında yaptırılan Saat Kulesi, Atabey Camisi, İbn Neccar Camisi, Halil Bey Camisi, İsmail Bey Külliyesi, Yakup Ağa Külliyesi, Nasrullah Camisi, Sinan Bey Camisi, Abdurrahman Paşa Camisi, Şeyh Şaban-ı Veli Camisi, Kasım Bey Camisi, Hoca Şemseddin Camisi, Küre-i Hadid Camisi, Urgan Hanı, İsmail Bey Hanı, Yılanlı Şifahane, Nasrullah Köprüsü, Nasrullah Camisi’nin yakınında 1746 yılında yaptırılan Reis’ül-Küttab Hacı Mustafa Efendi tarafından yaptırılan Münire Medresesi, Milattan Önce yedinci yüzyıl başlarından kalma Ev Kaya Mezarı, Milattan Sonra ikinci yüzyıldan kalma Şehinşah Kaya Mezarı, ve Roma imparatorluğunun meşhur komutanlarından Pompeipolis’in kurduğu ve kendi adını verdiği kent olan; Pompeipolis Kalıntıları veya diğer adıyla Zımbıllı Tepesi Höyüğü Kastamonu’yu görülmeye değer kılan tarihi yapıtlardır. Kastamonu İl sınırları içinde birçok arkeolojik ve doğal sit alanları bulunmaktadır. Cide İlçesinde Gideros Mevkii ile Çatalzeytin İlçesinde Ginolu Mevkii doğal ve arkeolojik sit alanlarıdır. Ayrıca, İnebolu Geriş Tepesi ile Abeş Tepesi, Taşköprü İlçesinde bazı bölgeler arkeolojik sit alanları olarak tespit edilmiştir. Kastamonu Arkeoloji Müzesi; Milattan Önce 64 yılında kurulan Pompeipolis kenti ile diğer arkeolojik kazılardan çıkan tarihi eserlerle zengin bir tarihin saklandığı yerlerdir. Kastamonu geleneksel Türk Evi ve yakın dönem Osmanlı mimarisi özelliklerinin bulunduğu nadide yerleşim yerlerindendir. Kastamonu İl merkezi en büyük kentsel sit alanı olarak tescillidir. Kastamonu’daki toplam beş yüz altmış dört adedi dinsel, kültürel, tescilli anıtsal ve sivil yapılardan; üç yüz elli sekiz adedi bölgenin özelliklerini yansıtan Kastamonu Konakları ve Evleridir. Ayrıca Taşköprü, Küre, İnebolu, Araç ve Abana ilçeleri de kentsel sit kapsamına alınmıştır. Kastamonu toplam bin dört yüz yirmi sekiz tescilli anıt ve yapısı ile büyük bir hazineye sahiptir. KAYNAKÇA
|
|
|
|
![]() |
|
Gönderilenler: 900 Puan : 675 Uyarı:1/10 Bölüm: ... Memleket: TÜRKİYE Kan Grubu: ... Takım: ... |
Alıntı Cevapla
Gönderim Zamanı: 26/Ağustos/2008 Saat 01:17 |
|
Tarihte TÜRK Devletlerine Başkentlik Yapmış Şehirler 8 ( Kazan - Kazan Hanlığı )
![]() Kazan Hanlığı; İdil, diğer adıyla Volga Irmağı kıyısındaki Kazan kentinde, 1437 yılında Altın Orda hükümdarlarından Toktamış’ın oğlu Uluğ Muhammed Han tarafından kurulmuştur. Yerleşim yeri olarak İdil yani Volga ve Kama ırmağı civarına yayılan hanlığın merkezi Kazan kenti idi. Bu bölge bugün Rusya Federasyonu içerisindeki Tataristan - Başkurdistan ve Çuvaşistan özerk Türk bölgelerini kapsamaktadır. Kazan Hanlığı’nı kuran Uluğ Muhammed Han, kendisini Altın Orda Hanlığı’nın mirasçısı görüyor ve parçalanan ülkeyi tekrar birleştirmek istiyordu. Bu amaçla,1439 yılında Moskova kentinin kapılarına dayandı ve Moskova Knezliği, Kazan Hanlığı’nın idaresine girdi. Uluğ Muhammed Han’ın 1445 yılında ani ölümü üzerine oğlu Mahmut Han, 1462 yılında onun ölümü üzerine oğlu Halil ve daha sonra da 1467 yılında İbrahim Han, Kazan Hanı oldular. İbrahim Han zamanında iç karışıklıklar başladı. Bu karışıklıkları fırsat bilen Moskova Knezliği de Kazan Hanlığı’na müdahale etti. Moskova Knezliği, Türk hakimiyetinden 1480 yılında 3. İvan’ın iktidarı döneminde çıktı. Kazan Hanlığı’nın iç karışıklıklarından faydalanan Ruslar, 1487 yazında Kazan’ı ele geçirdiler. Kenti yerle bir eden Ruslar, büyük katliamlar da yaptılar. Kazan kentinin düşmesinden sonra büyük kahramanlıklar gösteren Tatar, Çuvaş, Çirmiş ve diğer Türk boyları kaleler inşa ederek mücadelelerini sürdürdüler. Kazan Hanlığı’ndaki taht mücadeleleri 1552 yılına kadar sürdü ve bu tarihte hanlık, Moskova Çarlığı tarafından ortadan kaldırıldı. Bugün, Tataristan Cumhuriyeti’nin başkenti olan Kazan, yaklaşık 400 kilometrekarelik alanda, bir buçuk milyon nüfusa sahiptir. Şehir, Volga İdil nehrinin sol kıyısı ile Kazanka ırmağının iki kıyısına yayılmıştır. Yapılan arkeolojik çalışmalara gore Kazan’ın tarihi, Milattan Önce 2000 yılına kadar uzanır. Milattan Sonra 1000 yılı sonlarına doğru bu topraklar İdil Bulgar Devleti’nin kuzey sınırını meydana getirmiştir. Kazan kenti, adını Türkçe’de aynı anlamı taşıyan “Kazan” sözcüğünden almaktadır. Bir efsaneye göre, sefere çıkan bir kağan, nehire kazan düşürmüş, şehir de adını buradan almıştır. Bununla birlikte, bilim adamları kentin adının “Kazan” adlı bir hana dayandığını da ileri sürmektedirler. Kazan ismini tarihte ilk kez, Kazanka ırmağının kırk beş kilometre yukarısında kurulan İske Kazan yani diğer adıyla Eski Kazan şehriyle duymaktayız. Kazan Avrupa ve Asya arasında bir köprü ve iki medeniyetin birleşme yeridir. Kazan, İslâm medeniyetinin maddi ve manevi mirasına sahip bir merkez görünümündedir. Kentte bulunan mimari değere sahip bir çok cami ve diğer dinlere ait mabetler, ona eşsiz bir görünüm kazandırmaktadır. Kazan kentinin surları, burçları, kentin eski Tatar kalesinin yerine inşa edilen Kremlin yani İçkale ve özellikle Süyümbike Minaresi, dikkat çeken tarihi eserleridir. Hanların sağlam sarayları ve prens konakları, göklere tırmanan tuğla minareli ve duvarlarla çevrilmiş camiler, Kazan’a eşsiz bir görünüm kazandırmaktadır. Maden işlemeciliği, ateşli ve kesici silahlar üretimi, gemicilik, kuyumculuk sanatı, taş üzerine oymacılık gibi alanlarda Kazan, çok ileri bir seviyededir. Kazan Kremlin’i ve çevresinde çeşitli yıllarda yapılan arkeolojik araştırmalar, Kazan mimarisinin muazzam özelliklere sahip olduğunu göstermektedir. Çok sayıda motiflerin kullanılması ve duvarların Endülüs çinisi ve mozayiğiyle kaplanması nedeniyle kent, çok özel bir görünüme sahiptir. Kazan’da 18.yüzyılın ortalarında açılan Gimnaziye, eğitimin gelişmesinde büyük bir yere sahiptir. Ayrıca, Kazan’ın Rusya’nın doğusunda büyük bir kültür merkezi haline gelmesinde, Kazan Üniversitesi’nin rolü büyüktür. Üniversitenin tüzüğü 14 Şubat 1805’te imparator l. Aleksandr tarafından kabul edilmiş ve aynı gün eğitime açılmıştır. Rusya’nın en eski üniversitesine sahip Kazan, 2004 yılında üniversitenin kuruluşunun 200. yılını kutlamıştır. Kentteki 15 caminin bir çoğu mimari bakımdan oldukça önemli bir değere sahiptir. Camilerin hepsinde kendine ait medrese vardır. Bu medresede yetişen alimler büyük bir bilim adamı olan, Alimcan Barudi’nin yönetimindeki Muhammediye medresesi Türkistan halkları arasında eğitimin yayılmasını sağlamıştır. Kazan matbaalarında basılan kitaplar en ücra köylere kadar ulaşmıştır. Özellikle Kazan’a karşı büyük bir sevgi besleyen ve yazdığı şiirlerde ondan bahseden Abdullah Tukay gerek Kazan’da gerek Anadolu’da tanınmış şairlerdendir. Kazan Türklüğünün fikri anlamda yenileşme hareketini başlatan; Abdünnâsır Kursavi, Hüseyin Feyizhanî, Kayyum Nasırî, Şahebettin Mercani, Musa Carullah Bigi, Abdürreşit İbrahim, Hadi Atlasî, Fatih Kerimî, Abdullah Tukay, Fatih Emirhan, Kerim Tinçur, Hadi ve Sadri Maksudî’ler, Yusuf Akçura, Ayaz İshakî, Battal Taymas ve Sultan Galiev gibi yazar, edip, bilim ve devlet adamları, Kazan kentinin ünlü simalarıdır. “Usul-i cedit” fikriyatçılarının sesleri de Kazan’da yükselmiş ve bütün Türk illerinde yankılanmıştır. 19. yüzyıl ortalarından 20. yüzyılın başlarına kadar Kazanda Mercanî,Barudî, Ayaz İsakî, Sadrî ve Hadi Maksudiler, Yusuf Akçura, Fatih Emirhan, Abdulla Karî’lerin adları zikredilmeden Kazan’daki fikir faaliyetlerini anlatmak imkansızdır. Kazan kentinin kuruluşunun 1000. yılı 2005 yılının Ağustos ayında kutlanmıştır. Günümüzde Kazan şehri, dünya çapında önde gelen ekonomi, ticaret, bilim, sanayi ve kültür merkezlerinden biridir. Kazan Hanlığı’nın 1552 yılında ortadan kalkması ile 1000 yıl boyunca Türk nehri sayılan İdil, bu özelliğini yitirmiştir.Ruslar, İdil boyunca güneye inerek 1556’da Astarhan’ı ele geçirdiler ve Hazar’a ulaştılar. Daha sonra da Kuzey Kafkasya’ya indiler. Böylece Osmanlı Devleti ile Rusya arasındaki ilk temaslar başladı. Osmanlı Devleti, Kazan ve Astarhan Hanlıklarını canlandırmak istedi ve 1569’da Astarhan’a bir sefer düzenlendi. Ancak Osmanlı Devleti 1571 yılında İnebahtı’da bir yenilgiye uğramış, aynı yıl Kıbrıs seferine başlanmıştır. Böylece Kazan Türkleri kendi kaderleri ile başbaşa kaldılar. Kazan Türkleri, 365 yıl süren Rus esaretine rağmen millet olma şuurunu kaybetmemişlerdir. Bu bilinç çerçevesinde Osmanlı Devleti’ndeki fikir hareketlerini yakından takip etmiş ve gerek Osmanlı gerekse Türkiye Cumhuriyeti döneminde Türk kültür ve siyasi hayatına önemli katkılarda bulunmuşlardır. KAYNAKÇA
|
|
|
|
![]() |
|
Gönderilenler: 900 Puan : 675 Uyarı:1/10 Bölüm: ... Memleket: TÜRKİYE Kan Grubu: ... Takım: ... |
Alıntı Cevapla
Gönderim Zamanı: 26/Ağustos/2008 Saat 01:18 |
|
Tarihte TÜRK Devletlerine Başkentlik Yapmış Şehirler 9(Konya - Anadolu Selçuklu Dev.)
![]() ![]() Türkiye’nin Anadolu topraklarının ortasında Konya ve civarında kurulan Karamanoğulları Devleti’nin kuruluşu onüçüncü yüzyılın ilk yarısında başlamıştır. Selçuklu Sultanı Birinci Alaaddin Keykubad tarafından Ermenek dolaylarına 1228 yılında yerleştirilen Karamanoğulları, Oğuzların Avşar boyundan gelen büyük bir Türk Beyliğidir. Bu Beyliğin ilk lideri Nure Sufi’dir. Onun ölümünden sonra yerine oğlu Kerimüddin Karaman geçti.Böylece 1256 yılında Karamanoğulları Devleti kurulmuş oldu. İlk merkezleri Ermenek olan Karamanoğulları, sonra Karaman kentini ve daha sonrada Konya’yı başkent yaptılar. Kısa sürede topraklarını genişleten Karamanoğulları Devleti’nin başına, Kerimüddin Karaman’ın ölümünden sonra, 1261 yılında oğlu Mehmet Bey geçti.Karamanoğlu Mehmet Bey, Selçuklu Sultanı ilan ettiği Alaaddin Siyavuş’la birlikte , 15 Mayıs 1277 tarihinde Konya’ya girdiler. Mehmet Bey, topladığı Divan’da; “Bundan sonra divanda, dergahta,mecliste ve meydanda Türkçe’den başka dil kullanılmayacaktır.” diyerek, Türkçe’nin resmi dil olmasına karar verdi.Sahib Cüveyni idaresindeki Selçuklu ordusuna karşı yaptığı bir savaşta yenilen Mehmet Bey, 1277 yılında öldürüldü. Selçuklular ve Moğollarla sürekli savaşan Mehmet Bey’in ölümünden sonra yerine Güneri Bey geçti. Karamanoğulları Moğolların Anadolu’dan çıkmasından sonra daha rahat hareket ettiler. Kendilerini Türkiye Selçuklularının varisi görüyorlardı. Osmanlı Devleti ile çetin mücadelelere giren Karamanoğulları,1391 yılında Osmanlı Hükümdarı Yıldırım Beyazıt’ın hakimiyeti altına girdiler. Ancak, 1402 yılındaki Ankara Savaşında Yıldırım Beyazıt’ın yenilmesiyle, Osmanlı hakimiyetinden çıktılar. Osmanlı Hükümdarı Fatih Sultan Mehmet zamanında güç kaybına uğrayan Karamanoğulları,1487 yılında tamamen Osmanlı hakimiyetine girdiler. İçel kentinde kalan son Karaman beyi Kasım Bey’in 1493 yılında ölümü ile de varlıkları son buldu. Anadolu’da 1250 yıllarından 1487 yılına kadar ikiyüzotuzyedi yıl hüküm süren Karaman-Türkmen Beyliğine bir dönem başkentlik yapmış olan Konya, yüzölçümü bakımından Türkiye’nin en büyük ilidir. 2000 yılı genel nüfus sayımına göre ikimilyon yüzdoksanikibin yüz altmışiki kişilik bir nüfusa sahip olan Konya, kırküçbin sekizyüzkırk beş kilometrekare yüzölçümü olan bir kenttir.Konya, Kuzeyden Ankara, Batıdan Isparta,Afyonkarahisar, Eskişehir, Güneyden İçel, Karaman,Antalya, Doğudan Niğde, Aksaray illeri ile komşudur. Milattan Önce altıbin yıllarına kadar geçmişi uzanan Konya, çok eski bir yerleşim yeridir. Milattan Önce bindötyüz ila binikiyüz yılları arasında Hitit İmparatorluğu ile tarih sahnesine çıkan Konya, sırasıyla Frigyalıların, Lidyalıların, Kimmerlerin, Perslerin, Makedonya Kralı İskender’in, Selevkosların, Kapadokya Krallığının, Bergama Krallığının, Romalıların ve nihayet 1069 yılında Selçuklu Türklerinin eline geçti. Türkler, bu şehirden daha sonra geri çekildilerse de, 1077 yılında Kutalmışoğlu Süleyman Şah tarafından Konya, tekrar fethedildi. Sultan Birinci Kılıçarslan’ın başkent olarak seçtiği Konya, 1097 yılından 1308 yılına kadar ikiyüzonbir yıl Anadolu Selçuklu Devletine Başkentlik yapmıştır. Selçuklu Türkleri devrinde muhteşem bir görüntüye kavuşan Konya, özellikle Alaaddin Keykubad ve İkinci Kılıçarslan zamanında altın çağını yaşadı.Bu dönemde bir kültür merkezi haline gelen Konya, Karamanoğulları zamanında da zengin mimari eserlere sahip oldu. Osmanlı Devleti zamanında ise büyük bir öneme sahip olan Konya’ya Fatih Sultan Mehmet ; “Sultanlar Beldesi” demiştir.Osmanlı padişahlarından; Yavuz Sultan Selim, Kanuni Sultan Süleyman, İkinci Selim,Dördüncü Murat ve İkinci Abdülhamid devirlerinde büyük imar hareketlerine sahne olan Konya, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan itibaren de büyük gelişme gösteren şehirlerin başında gelmiştir. “Kutsal Tasvir” anlamındaki “İkon” veya bu adla yapılan anıttan dolayı “İkonion” adını aldığı rivayet edilen Konya’nın adı, Selçuklulardan itibaren hiç değişmemiştir. Tarihi eserleri bakımından Türklüğün sayılı şehirlerinden olan Konya’da ayakta kalan eserlerin tamamı Türklere aittir. Alaaddin Camisi, Sahip Ata külliyesi, Karatay Medresesi, İnce Minareli Medrese, Sırçalı Medrese Selçuklu dönemi eserleridir. Selçuklu ve Beylikler dönemine ait pek çok cami, hamam, çeşme, köprü, tekke, kervansaray, hastane, su yolu ve benzeri tarihi eserlere sahip olan Konya’da ki Osmanlı dönemine ait eserlerin en meşhurları; Sultan Selim Camisi,Yusufağa Kitaplığı,Piri Mehmet Paşa Camisi ile Aziziye Camisi’dir. Karamanoğulları dönemine ait tarihi eserlerin bazıları ise şunlardır: Ali Gav Zaviye ve Türbesi, Kadı Mürsel Zaviye ve Türbesi,Hasbey Darül-Huffazı, Ali Efendi Muallimhanesi, Tursunoğlu Camisi, Burhanettin Fakih Türbesi ve Turgutoğulları Türbesi. Büyük gönül insanı ve mütefekkir Hazreti Mevlana’nın kabrinin bulunduğu; Mimar Bedrettin Tebrizi tarafından 1278’de yaptırılan Yeşil Kubbeli Mevlana Türbesi ile Mevlevi Dergahı Külliyesi, Konya’ya eşsiz rengini veren yapıtlardır. Konya özellikle 1219 ila 1236 yılları arasında Sultan Alaaddin Keykubad devri ve sonrasında, dünyanın bilim ve sanat merkezi olmuştur. Konya’nın Altın Çağı diye adlandırılabilecek bu dönem, onikinci yüzyıl ortalarına kadar sürmüştür. Nasrettin Hoca, Bahaddin Veled, Muhyiddin Arabi, Sadrettin Konevi, Şemsi Tebrizi, Kadı Burhaneddin, Kadı Siracettin, Şehabettin Sühreverdi, Ulu Arif Çelebi, Ahmet Eflaki, Sarı Yakup ve Mevlana Celaleddin Rumi gibi bilgin, mistik ve düşünürler; değerli yapıtlarını Konya’da meydana getirmişlerdir. Tarihiyle, tarihi eserleriyle, tarihi şahsiyetleriyle hülasa tarih ve kültür kokan kendine özgü dokusuyla bir medeniyet başkenti olan Türklerin Konya’sını anlatmak imkansıza yakın bir şey; ama görmek ve görerek yaşamak apayrı bir lezzettir. Bakın, Fransız gönül insanı ve bilim kadını Eva De Vitray Meyerovitch ne diyor, Konya için:”Anadolu’ya en güzel sırları öğrenmeye gittik…Fiziki yapısıyla bile bir kütük defteri görünümündeki Konya, vaktiyle kendisini yıkayan bir içdeniz gibi kendi içinde benzer şeylerin kabararak ve alçalarak cereyan ettiğine tanıklık etti.” Her yılın 10 ila 17 Aralık günleri arasında uluslar arası nitelikte gerçekleştirilen Mevlana Anma Törenleri’nde bir ses duyar gibi olursunuz,Konya’dan Mevlana’dan: “Yine gel!Yine gel! Ne olursan ol yine gel! İster kafir, ister putperest, ister Mecusi olsan da gel!/Yüz kere tövbeni bozsan da gel!/Bizim kapımız ümitsizlik kapısı değil, olduğun gibi gel!” KAYNAKÇA
|
|
|
|
![]() |
|
Gönderilenler: 900 Puan : 675 Uyarı:1/10 Bölüm: ... Memleket: TÜRKİYE Kan Grubu: ... Takım: ... |
Alıntı Cevapla
Gönderim Zamanı: 26/Ağustos/2008 Saat 01:18 |
|
Tarihte TÜRK Devletlerine Başkentlik Yapmış Şehirler 10 ( Sivas - Danişmendliler )
![]() Büyük Türk Hakanlarından Sultan Alparslan, Anadolu’nun iç kesimlerinin fethedilmesi için seçkin komutanlarından Danişmend Gazi ile Kutalmışoğlu Süleyman Şah’ı görevlendirmiştir. Bu iki kahramanın mücadeleleri sonucu,1085 yılında Türklerin eline kesin olarak geçen Sivas kenti,Danişmendliler Devleti’nin kurucusu Danişmend Ahmet Gazi zamanında başkent yapılmıştır. Daha sonraki yıllarda Kayseri, Tokat, Amasya, Çorum, Çankırı, Malatya ve Kastamonu fethedilerek, Danişmendliler Beyliğinin sınırları genişlemiştir. Anadolu’nun Türkler tarafından fethiyle 1071 yılında kurulan Danişmendliler Devleti’nin başına; Danişmend Gazi’nin ölümü ile 1105 yılında oğlu Melik Gazi geçti.Melik Gazi döneminde yoğun bir şekilde Bizanslılar ve Haçlı kuvvetleriyle çarpışmalar yaşandı. 1134’de ölen Melik Gazi’nin yerine oğlu Muhammed geçti ve onun zamanında da Bizanslılarla savaşlar yapıldı. Muhammed Gazi’nin 1142 yılında ölümü ile Danişmendliler ikiye bölündü. Sivas ve Malatya kolu şeklinde ikiye ayrılan Danişmendliler’in Sivas kolu Zünnun’un iktidarı döneminde 1175’te son bulmuştur. Sivas ayrıca,1327 yılında Uygur Türkü Alaaddin Eratna Bey zamanında tarihte önemli bir yer işgal etmiştir. Alaaddin Eratna Bey,1343 yılında Moğol ordusunu yenerek Sivas başkent olmak üzere, Eratna Devletini kurmuştur.Bu dönemde Kayseri,Amasya,Tokat, Çorum,Niğde ve Erzincan gibi kentler bu devletin topraklarına katılmıştır. Eratna Devletinin başına sırayla;Gıyaseddin Muhammed, Vezir Ali Şah ve Alaaddin Ali geçmiş ve 1381 yılında Kadı Burhaneddin Ahmet zamanında yıkılmıştır. Türkiye’nin en eski yerleşim yerlerinden biri olan Sivas, tarihte pek çok uygarlığın merkezi olmuştur. Sivas, altın çağını 1085 yılında Türklerin eline geçtikten sonra yaşamıştır.Bu dönemde nüfusu yüzbine varmış ve dünyanın en kalabalık on şehrinden biri olmuştur. Sivas’ın adının; “Ogüst’ün Şehri” anlamına gelen Sebaste’den geldiği sanılmaktadır. Orta Çağ’a ait yazılı kaynakların bir kısmında kentin adının Sevaste olarak yazıldığı da bir gerçektir. Kentin bugünkü adının, Sevaste sözcüğünün Türkçe fonetik yapıya uyum sağla***** zamanla Sıvas’a dönüştüğü düşünülmektedir. Sivas kenti, yirmisekizbin dörtyüzseksensekiz kilometrekarelik bir alana sahip, Konya kentinden sonra Türkiye’nin ikinci büyük ilidir. Sivas; Doğuda Erzincan;Kuzeyde Giresun, Ordu, Tokat; Batıda Yozgat;Güneyde Kayseri, Kahramanmaraş ve Malatya ile komşudur. Oldukça engebeli bir arazi yapısına sahip olan Sivas, Kösedağlar, Tecer Dağları, Akdağlar, İnebel Dağları ve Yama Dağları ile dikkat çeken bir coğrafi yapıya sahiptir. Platolar,ovalar, derin vadiler,göller ve başta Kızılırmak olmak üzere çeşitli akarsular ile verimli bir arazi yapısına sahip olan Sivas, başta Kılıçkaya Barajı olmak üzere çok sayıda baraj ve gölete de sahiptir. ![]() Milattan Önce beşbin tarihine kadar geçmişi uzanan Sivas’ta, Milattan Önce 1600 ila 800 yılları arasında hüküm sürmüş Hititler Dönemi, Milattan Önce 800 ila 700 yılları arası hüküm sürmüş Frigler Dönemi, Milattan Önce 700 ila 540 yılları arası hüküm sürmüş Türk kökenli Kimmer ve İskitler Dönemi, Milattan Önce 550 tarihinden itibaren hüküm sürmüş Persler Dönemi, Milattan Önce 333 tarihinden itibaren hüküm sürmüş Kapadokya Dönemi, Milattan Sonra 17. yıldan itibaren hüküm sürmüş Romalılar Dönemi ve Milattan Sonra 395. yıldan Türklerin Sivas’ı fethediş tarihi olan 1085 yılına kadar hüküm sürmüş Bizanslılar Dönemine ait kalıntılara rastlanılmaktadır. Sivas’ı muhteşem güzellikleriyle süsleyen tarihi eserlere baktığımızda şu tarihsel yapıtları görmekteyiz: Selçuklu Sultanı 1. İzzettin Keykavus tarafından 1217 yılında yaptırılan Şifaiye Medresesi, İlhanlı Veziri Şemseddin Muhammed Cüveyni tarafından 1271 yılında yaptırılan Çifte Minareli Medrese, Vezir Fahreddin Ali tarafından 1271 yılında yaptırılan Gök Medrese, Muzaffer Burucerdi tarafından 1271 yılında yaptırılan Buruciye Medresesi, Kızılaslan bin İbrahim tarafından 1192 yılında yaptırılan Ulu Cami,Osmanlı Padişahlarından Kanuni Sultan Süleyman’ın vezirlerinden Sivaslı Koca Hasan Paşa tarafından yaptırılan Meydan Camisi, Sivas Valisi Alibeyoğlu Mahmut Paşa tarafından 1580 yılında yaptırılan Kale Camisi, Şeyh Feyzullah tarafından 1876 yılında yaptırılan Ali Baba Camisi, Kemalettin Ahmet bin Reha tarafından 1321 yılında yaptırılan İmaret Camisi ve Mustafa Bey tarafından 1589 yılında yaptırılan Ali Ağa Camisi. Sivas’ın diğer tarihsel yapıtları şunlardır: Abdulvahap Gazi Türbesi, Ahi Emir Ahmet Türbesi, Şeyh Çoban Türbesi, Şeyh Hasan Bey Türbesi, Kadı Burhanettin Türbesi, Şemseddin Sivasi Türbesi, Şeyh Erzurumi Türbesi, Akbaş Baba Türbesi, Behram Paşa Hanı, Subaşı Hanı, Taşhan, ayrıca başta Meydan Hamamı olmak üzere çok sayıda tarihi hamam, başta Eğri ve Kesik Köprüler olmak üzere bir çok köprü, şehri süsleyen yapıtlardır. Sivas’ın tarihi konakları da ayrı bir güzelliktedir. 1883 yılında yaptırılan Hükümet Konağı, 1908 yılında yaptırılan Ziya Bey Kütüphanesi, 1894 yılında yaptırılan Kongre Müzesi ve 1877 yılında yaptırılan Kangal Ağası Konağı ve benzeri çok sayıda konak şehri süsleyen mimari eserlerdir. Kongre ve Etnoğrafya Müzesi, İnönü Müzesi ve Aşık Veysel Müzesi gibi müzelerin yanı sıra; sağlık, inanç ve doğa turizmi açısından da büyük zenginliklere sahip olan Sivas’ın kültürel yapısı çok kıymetli şahsiyetlerin de yetişmesi için güzel bir ortam olmuştur. Sivas’ta yetişen tarihi şahsiyetleri ise şöyle sıralayabiliriz: Tıp alanında “Kitab-ı İksir’ül-hayat fi Telhis-i Kavaid’ül-muacelat” adlı bir kitaba da sahip olan ve 1302 yılında ölen hekim Ebu Abdullah Ali, 1388 yılında Sivas’ta doğan ünlü bilgin Kemalettin İbni Hümam, “Dürer ve Gürer” isimli ünlü eserin sahibi 1470 yılında Sivas’ta ölen Molla Hüsrev, mutasavvıf ve şair,36 esere sahip, 1597 yılında yine bu kentte ölen Şemsettin Sivasi, Sivas’ta kendi adıyla ilk kütüphaneyi kurmuş olan Numan Efendi, şair ve felsefeci Faziullah Morali, İlk Türkiye Büyük Millet Meclisi milletvekilleri; Bacanakzade Mehmet Ziya Efendi,Mustafa Taki Efendi,Sığırcızade Hayri Lütfullah, Mütevellizade Rasim Bey, Mütevellizade Ziya Bey, Emir Paşa, Pir Sultan Abdal ve ünlü ozan Aşık Veysel. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı’nın temellerini attığı şehir olan Sivas’ta; 4 Eylül 1919 tarihinde Sivas kongresi, Sivas Lisesi’nde toplanmıştır. Bu kongre ile Türkiye’yi Birinci Dünya Savaşı sonucunda işgal eden düşman güçlerine Ulu Önder Atatürk’ün cümlesiyle şöyle haykırılmıştır: Ya İstiklal ya ölüm. KAYNAKÇA
|
|
|
|
![]() |
|
Yanıt Yaz
|
Sayfa 12> |
| Foruma En Son Mesaj Yazılan Konular - Yorum yazılan son 100 konu | |||||
| Konu |
Yazan |
Tarih ve Saat |
Okunma |
Cevap |
Forum Kategorisi |
öğrenciyken hayata dair öğrendiklerimiz | gulbyaz | Bugün * 01:01 | 1492 | 96 | Selçuk üniversitesi mezun |
su anda yanında olmasını ıstedığin kısı | gulbyaz | Bugün * 01:00 | 1936 | 185 | Oyunlar ve Forum oyunları |
2009'da ÖSS'ye girecekler çok şanslı | gulbyaz | Bugün * 00:58 | 56 | 3 | Haberler |
Hayat Oyun ve Eğlenceden İbaret Değildir | gulbyaz | Bugün * 00:57 | 11 | 1 | Resim. |
Diyarbakır'da ÇATIŞMA: 2 er şehit 4 er yaralı | gulbyaz | Bugün * 00:56 | 3 | 0 | Haberler |
Bakara suresi yalnızca 286 ayettir!.. | Bozkır Beyi | Dün * 23:47 | 21 | 2 | Türk Dünyası |
Begendiginiz Parçadan Küçük Bir Bölüm | nalankutun | Dün * 23:17 | 423 | 59 | Müzik Dünyası ve Şarkı sözleri |
'o' bunu okuyor ne söylemek istersiniz?? | nalankutun | Dün * 23:14 | 3008 | 375 | Oyunlar ve Forum oyunları |
ÜSTTEKİ ÜYENİN AVATARINI KONUSTUR:) | rain | Dün * 22:48 | 1118 | 201 | Oyunlar ve Forum oyunları |
Forumda En Çok Kimi Merak Ediyosunuz | kardelen_ayşe | Dün * 22:32 | 864 | 53 | Oyunlar ve Forum oyunları |
| Forum Atla |